Memleket elden gitmiş, satılmamış limanları, bankaları fabrikaları,
kalmamış, ekümeniklik başa gelmiş, yahudi zihniyeti müslümanlığa egemen
olmuş, bizim terelelliler hala saçlarıyla uğraşmakta. Vatan elden gitmekte,
onlar simge peşinde. Yazıklar olsun... Tam bağımsızlık olmadan dinlerini
yaşayacaklarını sanıyorlar, aldanıyorlar sorsan müslümanlar, bir gram
iyilikleri olmaz kimseye... Burası Mustafa Kemal in ülkesidir ve ebediyete
kadar öyle kalacaktır. Ve hiçbiri ne senden ne benden fazla müslüman
değildirler, çünkü samimi değildirler...
Son derece kritik bir süreçte gündemimizin basit ve gereksiz bir konu ile
meşgul edilmesini kınayarak yazıma başlamak istiyorum.
Kastettiğim gündem konusu elbette türbandır.
Belli bir kesime epeyce siyasi rant sağladığı açıkça görülen türban,
gerçekten siyasi bir simge olduğu için midir ki bazı siyasi partilerce
suistimale değer görülmüştür, yoksa bir inanç sisteminin olmazsa olmazı
olduğundan mıdır böylesine hararetli taleplere mazhar olmuştur?
Oysa, sadece siyasi rant değil, maddi ranta dönüştürüldüğü de açıkça
görülmektedir. Durum böyle olunca da insan şu soruyu sormadan edemiyor;
• Kadınların başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalar, birilerine
maddi kazanç mı sağlamaktadır?
Böyle bir sorunun ardından hemen başka bir soru daha takılıveriyor
akıllara;
• Şayet kadınlarımızın başörtüsü hem siyasi hem de ekonomik ranta
tahvil ediliyorsa bunun halk dilindeki adı denir(!)?
Yukarıdaki iki soruya cevap vermek yerine okurların vicdanına havale etmek
istiyorum. Zira sorulacak o kadar çok soru var ki!..
Bunlardan bir kaçını arka arkaya sıralayarak asıl konuya dönmek istiyorum.
• Tarikatlarca aşırı din pompalanarak kandırılan bir kesim din
kardeşlerimiz nasıl oldu da sürü psikolojisi ile hareket eder oldu.
• Neredeyse günü birlik yapılan çelişkili açıklamalar nasıl olur da
malum kesimlerce kitlesel olarak hemen kabullenilebilir ve topaç hızıyla
dönen bu dengesiz açıklamaların savunuculuğunu yapabilir?
• Vatan pahasına, dini ve onunla neredeyse eş tutulan türbanı
hararetle savunan insanların etnik kökenleri incelendiğinde acaba nasıl bir
tablo ile karşılaşacağız? Kimdir bunlar(!)?
Yaklaşık yirmi altı senedir çeşitli tarikatlar aracılığıyla sürdürülen bu
karşı devrim anlayışı, Fettullah Gülen okullarında kendi seçmenini
yetiştirmeyi başarmıştır. Siyasal İslam, ekonomik gücünü, her açıdan
sömürdüğü dindar insanlarımızdan ve topraklarımızda gözü olan emperyalist,
Siyonist uluslararası şirketlerin kurum ve vakıflarından almaktadır.
Para ile satın aldıkları insanları birer misyoner olarak kullanmaya devam
eden malum siyasal kadro, kamu kaynaklarını hem kendi ideolojilerini hayata
geçirme yolunda hem de şahsi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadırlar.
Çıkarları elbette söz konusu vakıflar ile de örtüşmektedir.
Ulusal boyutta ekonomik çıkmazda bocalayan halkımızın birincil sorunları
dikkate alınmazken, başörtüsünü öncelikli tartışma konusu yapmanın anlamı
nedir!? Bu tür kısır tartışmalarla ne hedeflenmektedir? Elbette hedeflenen
Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalist aydınlanmadır.
Yakın bir geçmişte bazı siyasilerden bu günlerin uyarısı “kanlı mı
olacak, kansız mı” denilerek apaçık yapılmamış mıydı? Öyle görünüyor
ki tercih yapılmıştır ve bu karşı devrim oldukça kanlı olarak
gerçekleştirilmek istenmektedir.
“Bir insan hem Müslüman hem laik olamaz” diyen bazı
politikacılarımız, şartlar böyle iken laikliğin teminatı nasıl olabilirler?
“Demokrasi amaç değil araçtır. Gideceğiniz yere kadar gider sonra
bırakırsınız” diyen bir anlayış, nasıl olur da başörtüsüne serbesti
tanıyarak demokratik açılım yapmayı hedefliyor olabilir?
Gelelim siyasal önderlerin sözcülüğünü yaptığını iddia ettiği bir kesim
halka:
Ülkemizde yağma boyutunda yolsuzluklar, kayırmalar yapılırken neden sesleri
çıkmaz? Neden sokaklara dökülüp bu hırsızlık politikalarını protesto
etmezler. Türban dinsel gereklilik ise hırsızlıklar, yolsuzluklar, adam
kayırmalar ne oluyor!? Bunlarda mı İslami gerekliliktir? Dinimiz hırsızlığa
cevaz mı vermektedir? Yalana riyaya artık ılımlı mı bakmaktadır dinimiz?
Demokrasiyi yerden yere vuran, laikliği dinsizlik olarak niteleyen bu sözde
Müslümanlar hangi hakla türban serbestisine demokratik talep olarak
bakabilmektedirler?
Artık eğri oturup doğru konuşmanın zamanı çoktan geçmiştir. Kimse devekuşu
misali başını kuma gömerek olaylara öyle bakma lüksünü kendinde göremez.
Şayet türban Yahudi geleneğinden bize dayatılan siyasi bir simge değil de
dinsel gereklilik (şart) ise bunu ilahiyatçı profesörlerimiz çıkıp Müslüman
halka açıklamalıdırlar. Değilse bunu da yüreklice açıklamalıdırlar. Oysa
hırsızlık ve kamu malını yağmalama girişimleri çok açık şekilde ayetlerle
yasaklanmış ve en büyük günahlar arasında gösterilmiştir.
Kaldı ki İslamiyeti ortadan kaldırmayı kendilerine amaç edinmiş
tarikatların dış telkinlerle halkımıza dayattığı türban, örtünme ile ilgili
ayetlerle yakından uzaktan ilgisi bulunmayan bir dayatmadır. Şayet aksini
iddia edenler olursa dinimizin Peygamberi olan Hz. Muhammet efendimizin
zamanında bile böylesi bir örtünme şeklinin bulunmadığı konusunda bir çok
kaynak gösterilebilir.
Netice itibari ile söylemek istediğim şudur ki; Hem Müslüman hem laik
olunmaz diyenlere itibar etmek yerine hem Müslüman hem tarikat üyesi
olunmaz demeli ve tarikatları hayatımızdan tamamen uzaklaştırarak ait
oldukları ortaçağ karanlığına gömmeliyiz. Ilımlı İslam diyerek İslamiyeti
yer yüzünden silmeye çalışanların kimler olduğunu doğru tespit ederek
onlara karşı onurlu bir duruş sergilemeli ve Müslümanlık ile çağdaşlığın
nasıl özdeşleştiğini dosta düşmana göstermeliyiz. Dünyayı kan gölüne
çeviren emperyalist projelerin eş başkanlığını yapmak yerine ulusal
değerlerimizi sağlamlaştırmanın ve ancak bu şekilde uygarca dinimizi
yaşayabileceğimizi herkese anlatmanın zamanı gelmiş de geçiyor bile.
Unutulmamalıdır ki vatanı olmayanın dini de olmaz. Bunun örneklerini
Filistin de,
Irak’ta yeterince görmüyor muyuz?
Ekonomik çıkarlarımız uğruna ne vatanımızı ne de inancımızı satamayız.
Sattırmamalıyız.
Din, Allah ile kulu arasında vicdani bir olgu iken söylemlerine dini
katarak karşımıza çıkan istismarcıları ivedilikle alaşağı etmeli ve sürü
içinde bir koyun olmadığımızı
Allah’ın üstün olarak yarattığı birer insan ve birer birey olduğumuzu
yeniden hatırlamalıyız.
Saygılarımla...
Doc Dr.Mithat ATABAY dostuma katkılarından dolayı minmettarım